TEBESSÜM İLE KAHKAHA

Öykü: Zeynep Sati Yalçın

Arşiv binasına vardığında, beton merdivenlerin soğuk bakışını iliklerinde hissederek aşağı indi ve kendini o aşina sessizliğe bıraktı. Birkaç ay önce başladığı işinde içi gibi dışı da sessizlikle örülmüştü. Kurumun yıllar boyunca biriktirdiği belgeler, dosyalar, sararmış fotoğraflar ve eski yazışmalar arasında, her dolabın her rafın kendi sırlarının içinde uyuduğunu hissetti. Gözleri, tozlu dosyaların arasında kaybolurken parmak uçları eski kâğıtların dokusunu tarıyor, başka bir zamanda geçmişin yankılarıyla baş başa kalıyordu. İşe gelirken şehrin karmaşası içinde kayboluyordu, burada, arşivin labirentlerin de, her şey hem çok düzenli hem de çok gizemliydi, hem sessizdi hem dokunduğu anda susmadan saatlerce konuşurdu. Bazen okuduklarının içinde kaybolur, vaktin nasıl geçtiğini anlamazdı. Ferda’nın günü, geçmişin sessiz tanıklarıyla doluydu, o sessizlik, Yadigâr’ın kıskanç gülüşüyle birleştiğinde, iç dünyasında başka bir yankı kopuyordu, ana ait, duygularını, aklını, kavrayışını yok sayan, tedirgin edici bir yankı…

Son zamanlarda, arşiv penceresinin önünde alaca kanatlı küçük bir saksağan beliriyordu. Gözleri kızıl kehribar boncuklar gibi parıldayan kuş, raflar arasında tıkırtı yapıp saklanan afacan bir çocuk gibi belirip kayboluyordu. Tıpkı kendi hayatındaki kırık dökük anıların ve Yadigâr’ın gölge varlığının sembolüymüş gibi geliyordu. Ferda kuşa her baktığında, biraz küçük bir kız çocuğu olduğu büyülü zamanları, biraz da kendi zıddına tekabül ettiği söylenen Yadigâr’ı hatırlıyordu. Yadigâr o günlerde henüz buraya taşınmamıştı. Yokluğu var olanlara benzetilerek telafi ediliyormuş gibi mi diye düşündü, oysa Yadigâr’ın yokluğunu hiç hissetmiyordu. Saksağanda ona benzeyen onu hatırlatan bir şeyler vardı, henüz ne olduğunu kavrayamamıştı. İlk günlerde kuşun ürküp kaçabileceğini varsayarak hiç tepki vermedi, yalnız izlemekle yetindi. Gözü bir dosyaya bir göğün ucunun göründüğü pencere arasında gidip gelirdi. Fakat kuşun kalışı o kadar kısaydı ki bir varmış bir yokmuş deyip uçuyor, ona düşünüp anlamlar yükleyebileceği bir zaman tanımıyordu. Bir süre sonra onun oradaki varlığını sevdi, demek kendisini merak eden bir nefes, bir çift göz vardı. O varlığın devam etmesini istediği için simit ikram edebileceğini düşündü. Sabah gelir gelmez camın önüne ufaladığı simitler rüzgâr gelmediği müddetçe orada öylece kaldı, kavanoz kapağına koyduğu su içilmedi. Saksağan, sessizce geldiği yerde kızılımsı bir bakış ve birkaç tıkırtı bırakıyor, sonra alaca kanatlarını çırpıp şehrin gürültülü, yorucu, soğuk aydınlığının içinde kayboluyordu. Oysa burası loştu, dingindi, sessizdi, sıcaktı.

Ferda, arşivden çıkınca şehrin gürültüsünü içine çekip denge kurana dek yürüyor, akşam alacası usul usul şehri sararken iç içe geçmiş karmaşık gölgelerin arasından geçiyordu. Adımlarının ritmi, yaşama arzusuyla atan kalbinin ritmiyle uyumluydu. Önünden geçtiği her mağaza vitrini her işyeri camı, kulağına aynı soruyu fısıldıyordu: “Ben gerçekten olduğum kişi miyim?” Gözleri kaldırımda yürüyen insanlardan, takılardan, giysilerden, yemeklerden çok, kendi gölgesinin içinde dolaşan, kendisinin bir başka versiyonuna takılıyordu; biraz daha cesur, biraz daha görünür, biraz daha farklı… Bu şehre geldi geleli bunu düşünür olmuştu, değişiyor muydu, bu değişimi istiyor muydu, böyle düşünen başkaları var mıydı, aynı kalmak mümkün müydü, sorularıyla kendince cebelleşiyordu.

Rüzgâr sokaktan sürüklenmiş solgun bir yaprağı kaldırıp havada çevirdikçe Ferda’nın ruhu da eski rengini kaybetmiş olsa da rüzgârın akımında yeniden kendine bir yön arayan yaprak gibi savruluyordu.

Akşam alacası kısa sessiz bir çığlık gibi şehri sardı. Gökyüzü, gri ve mürdüm tonlarının birbiriyle karıştığı çerçevesiz bir tuval gibi uzanıyordu. Güneş, beton binaların arasından son titrek şık huzmelerini bırakıyordu. Islak sokaklarda trafik lambalarının yeşil, kırmızı ve sarı ışıkları, vitrinlerin mor ve mavi ışıklarıyla iç içe geçiyor, kaldırım taşlarının ıslak yüzeyinde renkli bir mozaik oluşturuyordu.

İnsanlar yanından gölgeler gibi geçip gidiyor, evlerine yetişmeye çalışan siluetler birbirine karışıyor, kimi aceleyle yürürken kimi cep telefonuna gömülmüş adımlarını nereye attığını fark etmiyordu. Vitrinlerin önünden geçenler bazen yerde boylu boyunca uzanmış olan kendi yansımalarına çarpıyor, hızlı adımların ardında bırakılan gölgeler sokak lambalarının altında dalgalanıyordu. Tramvay tınıları, uzaklarda kaybolan bir melodiyi andırıyor, eski binaların taş duvarları etraflarında halelenen gölgeleri içine çekerek sessiz bir bekleyişe dönüştürüyordu.

Şehir nefes alıyor ama huzursuzdu; rahatsız edici bir hareketlilik, anlamı ayrıştırılamayan kelimelerin durmadan üretildiği yoğun bir gürültü vardı caddede. Bu ağırlıkta boğulacak gibi hissedip korna sesleri içinden koşarak karşıya geçti

ve ara sokaklardan birine girdi. Orası ve burası iki ayrı dünya gibiydi. Sokak köşelerinden yükselen rüzgâr, tıpkı unutulmuş yaşamları fısıldar gibi binaların kapılarında, camlarında, duvarlarında çatılarında varlığını duyuruyordu. Arşivde okuduklarını hâlâ kafasında taşıyor olmaktan hiç hoşnut değildi, orası orada kalsın istiyordu.

Ferda, bu gri ve tuhaf dinginlik içinde yürürken şehrin yalnızlığının kendi kalbinde yankılandığını hissetti; her ışık, her gölge onun iç dünyasının bir parçasına dokunuyor, her adımını gecenin loş haritasının içine atıyordu. Akşamın koyu gri aydınlığında, bir vitrinin önünde durdu Ferda. Camın ardındaki elbise, neredeyse kendi nefesinin buğusuna karışmış gibiydi. Şehrin kalabalığı arkasında uğulduyor, neon tabelalar kırık renkleriyle yüzüne vuruyordu. Elbiseyi denemek, üstünde duruşunu görmek istiyordu ama ya birkaç ay önce yaşadıklarını yeniden yaşarsa?

Vitrinde daha önce görüp beğendiği, bakmaya vakti olmadığı için deneyemediği elbiseyi tekrar görünce denemek istedi, üstünde güzel durursa almak istiyordu. Yanında Yadigâr vardı, birlikte girdiler mağazaya, sade, hep aynı tonlarda giyinen, dudaklarını açmadan ölçülü bir tebessümün ardına gizlenmiş o tuhaf sessizliğiyle duruyordu öylece. Dudak büküp omuz silkerdi neye bakacak olsa, pek fikir vermezdi Ferda’ya, o sıkılmasın diye bir an önce deneyip alıp çıkmak istiyordu.

Elbiseyi giydiğinde, kabinin aynasında bir an için arkasında başka bir yüzün belirdiğini sandı. Yadigâr’a benziyordu. Başını çevirdi, kabin boştu. Perdeyi açtığında Yadigâr dışarıda, ağzı açık ve havaya bakarak at dişlerinin bütün ihtişamıyla gülüyordu. Onun bu gülüşünü ilk defa görüyordu Ferda, o gülüşte sevinçten çok, başka bir şey vardı, bir tür rahatlama, kıskanmanın özgürce dışa taştığı acının ballandığı tatlı ferahlık.

Onların dostluğu ilkokul sıralarından beri sürüyordu. Dudaklarını hiç açmadan gülümserdi Yadigâr.

“Yadigâr’ın dişleri at dişleri!”, “Yadigâr’ın dişleri at dişleri!” diyen bir grup çocuğun arasından çekip almıştı onu Ferda. Gözleri ıslaktı ama ağlamıyordu, zorba çocuklara kızmıyordu, olanları ailesine ve öğretmene şikâyet etmiyordu Yadigâr. Her teneffüste bir araya geldiler, birlikte oynadılar, ders çalıştılar, kitap okudular, yemek yediler, büyüdüler. Bir kez bile konusu olmadı dişlerin. Yadigâr ağzını açarak gülmediği sürece görünmüyordu dişleri ve Ferda onun öyle güldüğünü hiç görmemişti. O çocukların ne gördüğünü ara sıra merak etse de Yadigâr kırılmasın diye soramaz, çabucak geçiştirirdi zihnindeki merakı. Ferda’nın her yeni kahkahası, Yadigâr’ın içinden bir parça ışığı söküp alıyormuş gibi gittikçe daha belirsiz bir hâl aldı tebessümü. Sonra sonra unuttular olanları, hayatın düalizmi sarıp sarmaladı ikisini, geçmişin solgun günleri buruşup gizlendi bir yerlere, görünmez oldu, görünmeyince varlığı unutuldu. Ferda’nın aniden parlayan duygularının jest ve mimiklerine yansıyan canlılığı,

hızlı konuşması, sesli gülmesi, koştururcasına yürüyüşü, Yadigâr’ın yavaş hareketleri, ölçülüp biçilmiş hesaplanmış konuşmaları ve dinginliğiyle dengeleniyordu.

Yıllar geçtikçe çocuksu masumiyetler, birbirini koruyup kollamalar, üzüldüğünde üzülen, sevindiğinde sevinen duygudaşlıklar yerini kalıp maskelere bırakmaya başladı. Ferda üniversite okurken Yadigâr çalışmaya başladı. Ferda’nın atanıp yerleşmesinin ardından kendine “Ergenliğini geç yaşayan asi, ailesini bırakıp nasıl da gitti!” dedirterek Yadigâr da aynı şehre taşındı. Sık sık görüşür oldular. Ferda; yenilse bağırarak ağlayan sevinse kahkahalarla havalara uçan, her hâli dışına taşan tavrını değiştirmezken Yadigâr’ın sessizliğinin altında yorucu, kapkara bir ağırlık birikti. Artık, Ferda’nın beğendiği ve yaptığında mutlu olduğu şeyler karşısında Yadigâr’ın tebessümü, göz kırpan bir bıçak gibi ışıldıyordu. Kelimeler yoktu bu anlarda fakat zaman zaman kıpırtısız bakışlarında yitik masumiyetin bıraktığı derin boşluğun anlamı asılıydı. Bunu bir kez görmüştü Ferda ama yalnızca bir an, çakıp sönen o ışıltının ardından gelen boğulma hissinin ne anlama geldiğinin ardına düşmemişti. Beklemediği zamanlarda anlık kırıntılar gibi önüne düşüyor, eski kırıntılarla birleşiyor, eksik gedik bir anlama bürünüyordu olanlar.

Bir gün habersizce Yadigâr’ın evine gitti Ferda, kapı geç açıldı. İçeriye buyur etti Yadigâr, her zamanki dingin gülümseyişiyle. Mutfakta sade kahveler pişmeye dururken kendi kazağının birebir aynısını buldu Ferda. Banyoda kalorifer peteğinin üzerine alelacele çıkarılıp bırakılmıştı. Tek kolu ters kalmış, etiketi kıvrılmıştı. Rengine, desenine kadar aynıydı, ama solgundu, sanki onun kazağından çekilip alınmış bir gölge gibiydi. Etikete bakmak için tuttuğunda kendi parfümünün kokusunu duydu. Aynanın önünde kendi parfümünün aynısı duruyordu. İçinde bir titreme hissetti, tüyleri diken diken oldu, oraya hiç girmemiş, onu hiç görmemiş gibi hemen çıktı banyodan. Huzursuzca oturup bekledi Yadigâr’ı. Gelen kahveyi içemedi, dağılan duygularını toparlayamadı, içindeki şüpheyi başındaki ağrıyı savamadı. Âdet sancılarını bahane ederek kalkıp evine döndü, saatlerce tavana bakıp düşündü durdu değişenin ne olduğunu, niye olduğunu.

O günden sonra puslu bir cam girdi aralarına, Ferda dostluğun inceliğiyle örülü dikkatini çekti Yadigâr’dan, bile isteye çekti, ruhunu yoran bu dostluktan uzak olmak, sadece arkadaş kalmak istedi. Ferda mesafeyi artırdıkça Yadigâr mesafeyi kısaltmaya çalışıyordu. Nadirleşen görüşmelerinde Yadigâr, onun cümlelerini tekrar eder oldu ya da onun kelimelerini kullanarak yeni cümleler kurdu ancak bir arşiv çalışanının bilebileceği kelimelerle Yadigâr’ın ne işi olurdu? Bir sonraki görüşmelerinde Ferda’nın bir önceki görüşmelerinde taktığı tokanın aynısını taktı. Ferda’nın tanıştırdığı arkadaşlarını arayıp Ferda olmadan onlarla görüştü. Ferda’nın anlattığı bir rüyayı, başka bir görüşmede kendi görmüş gibi yeniden anlattı. İçindeki kurt kımıl kımıl etse de bunun tuhaf bir tesadüf olduğuna zoraki inanmak istedi Ferda, sonra başka tesadüfler üst üste geldi.

Her buluşmada giderek kendisine daha çok benzeme çabasındaki Yadigâr huzursuz ediyordu Ferda’yı, arkadaş kalmak bile istemez oldu. Ona göre arkadaşlık aynılıkla olmazdı, farklılıklar bütünlerdi iki insanı, kendisinin taklidiyle zaman geçirmek çok yorucuydu. “İmitasyon Yadigâr” diye fısıldadı dişlerinin arasından, yoksa “Ferda’nın imitasyonu” mu demeliydi bilemedi. Her şeyi herkesle rahatlıkla konuşabilen Ferda, Yadigâr’la bu konuyu konuşamıyordu. Korku mu, tedirginlik mi, kibarlık mı, hissettiklerinden emin olamamak mı nedenini bilemedi. Kaybetme korkusu olmadığındansa emindi.

Geceleri aynalara bakamaz oldu, yüzünde Yadigâr’dan minicik de olsa bir iz görmek istemiyordu. Tedirgin olduğu ne varsa eriyip gitmek yerine büyüyüp muhayyilesini kaplıyordu. Aynadaki yansıması, sanki bir saniye geriden geliyordu. Bir keresinde yüzünü silerken, aynadaki eli hareket etmedi.

Telefonlarına cevap vermeyince daha çok aradı Yadigâr, bir süre sonra da aramayı kesti. Sessizlik, bu kez puslu bir cam duvar değil, derin bir kuyu olmuştu aralarında.

Bir müddet sonra Ferda’nın telefonuna bir bildirim geldi: “Yeni hesap açıldı: @ferda”

Profildeki fotoğraf Yadigâr’dı ama paylaşımlar Ferda’nın hayatından çalınan hatıralarla doluydu. Ardından bir bildirim daha: “Yeni hesap açıldı: @yadigar”

Fotoğraftaki Ferda’ydı, ama Yadigâr’ın hayatını yansıtan hatıraların paylaşımları yer alıyordu. Bütün hücreleriyle titredi, sorsa Yadigâr’ın hepsini inkâr edeceğinden, kıstırılmış mağdur arkadaş rolüne gireceğinden emindi. Birgün bunun son bulacağına inanmak istedi Ferda çünkü hep parlayan tarafta olmuştu, Yadigâr ise o ışığın gerisinde, tek kolu ters çıkarılmış solgun bir kazak gibi asılı kalmıştı. İçi acımayla doldu, mesafe diye çizdiği çizgileri tekrar sildi.

Bir gün o elbisenin olduğu vitrinin önünden tekrar geçtiler, elbise hâlâ oradaydı. Göz kamaştırıcı değildi, ama Ferda giydiğinde göz alıcı oluyordu. Onu Yadigâr’a almak için ısrar etti Ferda, dostluk hediyesi olsun istedi. Fakat elbise Yadigâr’ın üstünde öyle eğreti durdu ki, var olan gençlik cazibesini bile emip tükettiğini Ferda’nın gözlerine bakınca anladı Yadigâr ve gözleri havaya kalktı, tam ağzı açılacak, at dişleri ortaya çıkacaktı ki kafası küçük bir sarsıntıyla toparlandı, meşum olduğu yalnızca çocukluğundaki o çocuklar ve sonradan Ferda tarafından keşfedilmiş olan tuhaf tebessümlü dudaklarından “Yok, bana olmadı ki, sen bunu kendine al.” sözü döküldü. Bazı insanları giydikleri güzelleştirmezdi; giydikleri onlardan güzellik çalardı. Yadigâr kabinde üstünü değişirken kıpırdayan perdenin aralığından görünen buğulu aynada bir an Yadigâr’ın yüzünü gördü, solgundu, tıpkı banyodaki o kazak gibi. Mağazadan eli boş çıktıklarında hiç konuşmadılar, ikisi de kendi iç dünyalarının rüzgârında savrulurcasına yürüdüler, caddenin sonunda kucaklaşmadan sıradan veda sözleriyle ayrıldılar. Uzun zamandır eskisi gibi değildi hiçbir şey, olması mümkün değildi, başka bir yol bulabilirler miydi ikisi de bilmiyordu.

Bir akşam, arşivin ismi var cismi yok kayıtlarından yorulmuş hâlde eve dönerken sokak lambasının altında durdu Ferda, kenar çizgileri bozulmuş gölgesine baktı. Gölge başını kaldırdı ve ona Yadigâr’ın yüzüyle baktı. O an içinde, “Onu kabullenmek, kendini kabullenmek demektir.” düşüncesi peydah oldu. Şehir birden sessizleşti, kalbine akan itminanla gövdesi gevşedi, kenar kıvrımları düzleşen gölge ikiye yarıldı, birinde Ferda’nın coşkuyla gülen silueti, diğerinde Yadigâr’ın Ferda’dan kopyalanmış solgun kazağı vardı.

O akşam aynada her şey normaldi, eli, yüzü, bakışı, gülüşü normaldi, aynaya yansıması tam vaktindeydi. Kazağını verilecekler poşetine ekledi. Uykusuna dörtnala koşan atlar geldi, toprak ve çimen karışımı uçsuz bucaksız arazide sabaha kadar koşup durdular. Sabah şehrin yaşama sevinci veren gürültüsünü sevdi, arşivin sükûnetinde huzur buldu. Saksağan pencereye geldi, simit parçalarını yedi, kafasını havaya kaldırarak birkaç yudum su içti. Ferda, kuşların dişleri olup olmadığını hiç düşünmediğini fark etti. İstemsizce eli telefona gitti, sosyal medyada Yadigâr’ın fotoğrafıyla açılan sayfada ara sıra paylaşımlar yapılmıştı. Çay kahve fotoğrafları, bilgece sözler söyleyen kitaplar, yeni elbiseler, dudaklar açılmadan sergilenen tanıdık bir tebessüm… Diğer hesap ise kapalıydı.


Bu yazı Türk Dili’nin Şubat Sayısında Yayımlanmıştır.
Dil ve Edebiyat Dergisi – Cilt: CXXIX Sayı: 889 Şubat 2026


  • DAĞ ÖYKÜLERİ / 9+1=10 KISA ÖYKÜ / TAM METİN
    1 Koca Dağ Adam koyunlarını aldı, Koca Dağ’ın yamacına götürdü. Koca Dağa seslendi: Ey Koca Dağ! Koyunlarıma mukayyet olur musun, dedi; az işim var, onlara yeni otlak…
  • BİR GÜN DİYE BAŞLAYAN…
    Öykü: Sevda Deniz K. Kutsal Bir gün yaşlı bir adam, tarlasında çalışırken birden durdu. Üstüne bastığı toprağa baktı. Tohuma can veren toprağa… Sonra uçsuz bucaksız görünen dağlara……
  • GEÇ OLMADAN
    Öykü: Sevda Deniz K. Zülal, tam karşısında duran Berk’in gözlerini kısarak kendisine bakmasına, bakışlarının içini oyar gibi acıtmasına ve öfkesine daha fazla katlanamadı. İleriye doğru sert bir…
  • GÜVERCİN YÜREKLİM
    Öykü: Sevda Deniz K. Odamızdan balkona gidiş yirmi yedi adım… Dün gece bizi nöroloji servisinde penceresi bile olmayan –mahkûmlar içinmiş oda- iki yataklı bu odaya getiren hemşire…
  • TAKİP
    Öykü: Sevda Deniz K. Profesör İnci Hanım, yan gözle Derin’e baktı. Yanaklarının kızardığını, yüzünün gittikçe artan acının etkisiyle tuhaf bir hâl aldığını gördü. Kendisinin bilmediği ne gibi…
  • İSTİLA
    Öykü: Recep Seyhan Adam, sırt çantalı başka bir adama yaklaşıp aradığı bir adresi sormak istedi. Sırt çantalı adamın kulağında kulaklık vardı, adam duymadı. Adam onu bu hâlde…